iskeledeki kadın Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
İskelenin ucunda ayaklarını aşağı sarkıtmış bir kadın.saçları rüzgarda savruluyor.belliki üşümüş.cigarasını tutan elleri titriyor.ağzıdan çıkan duman yalnızlığına karışıyor.deniz durgun.deniz bıkkın.kadın suskun...martılar firarda.kadın yıllardır aynı yerde omuzlarına dokunacak eli bekliyor.

İSTANBUL'U BANA SORDULAR SÖYLEDİM...28/7/2006

 

 

Henüz on sekizinde bir fahişedir İstanbul…göğüsleri hiç ellenmemiş kadar dik…bakışları hiç kirletilmemiş gibi masumdur….

Biberonu ağzında bir bebektir İstanbul….gecenin sessizliğini bozar hıçkırıklarıyla…ve bütün sevecenliğiyle oynar oyuncaklarıyla…

Sabahın köründe iş başı yapan bir ameledir İstanbul…sırtında çuval değil dünyayı taşır…alın terini boğazın sularına akıtır…

Dudaklarının arasında taşıdığı piposuyla asalet savuran bir aristokrattır İstanbul…asildir ve kibirlidir…

Bakırköyde bahçenin ortasında oturan düşünceli bir adamdır İstanbul…biraz şizofren..biraz mağrur…

 

 

 

1 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

ataçla tutturulmuş tebessümler26/12/2005

ATAÇLA TUTTURULMUŞ TEBESSÜMLER...

 

Bir sonbahar günü düştüm yollara. Ceplerim umutlarla doluydu. Yüreğimde bir telaş. Beynimde uğultular…Aile ocağından ilk ayrılışın ve küçük yüreklere ışık tutacak olmanın bana yaşattığı bir  duygu karmaşasıydı bunlar. Oysa orda her şey duruydu,her şey sade. Bu karmaşadan kurtulmam pek de zor olmayacaktı. Ve yolculuk başladı.

Sinop’un küçük bir ilçesinin kendini gösterememiş bir dağ köyünde başladı hayatın özüne iniş yolculuğum. Beni nelerin beklediğini kestiremesem de öğretilecek ve öğrenilecek, yaşanılacak ve yaşatılacak çok şeylerin olduğunu ilk günden anlamıştım. Köy imamının evinden sonra köyün en lüks evi bana verilmişti. Lükstü çünkü; betondu, bir mutfağı vardı ve hatta tahtadan yapılmış bir televizyon dolabı bile vardı. İşte lüks buydu Hacımahmutlu köyünde. Yerleşmem birkaç günümü aldı. Minik baş belası dostlarım;fareler,akrepler ve zıp zıp pirelerin hoşgeldine gelmeleri uzun sürmedi. Şimdi düşünüyorum da inanın onları bile özlediğim oluyor.

Ve işte büyük gün gelip çatmıştı. Okuluma gidecek, öğrencilerimle tanışacak ve neden burada olduğum sorusunun cevabını bir çırpıda öğrenecektim. Tam yirmi tane pırıl pırıl yavruyla tanıştım(yırtık pırtık,kirli önlüklerini ve bitlerini saymazsak) ben 4. ve 5. sınıfları okutacaktım. Onların yüzlerine baktığımda parlak bir umut ve sevgi bekleyen yürekleri görebiliyordum.

Onlara Ankara’dan gelirken küçük hediyeler getirmiştim. Bunlardan biri de rengârenk minik ataçlardı. Hepsine dağıttım. Tuhaf tuhaf baktıklarını gördüm ataçlara. Kullanmayacak mısınız? Diye sordum. Aralarından biri ayağa kalktı : öğretmenim bu ne?

İşte hayatın özüne yolculuk o an başlamıştı benim için. Gözlerim doldu ama hiç belli etmedim. Onlara anlattım atacın ne işe yaradığını. Ben onlara okumayı,yazmayı,atacı, toplamayı….öğretiyordum. onlar bana soba yakmayı, odun kesmeyi, kazma tutmayı…. Yani her şey karşılıklıydı. Ne kadar çok şey öğretirsem bir o kadarını öğreniyordum.

Birbirimize kısa sürede alıştık. Onları çok seviyordum. Tertemiz, aç, susuz yürekleri ve kendilerine hiç gösterilmemiş kocaman beyinleri vardı. Çoğu zaman sınıfta gezerken ya da güzel bir şey yaptıklarında  onlara sarılıyor, başlarını okşuyor, küçük buseler konduruyordum kıpkırmızı yanaklarına.  Ama nedense bu davranışlarım tuhaflarına gidiyor, çekingen davranıyorlardı. Sonradan anlayacaktım sevginin onlara pek de yaşatılmadığını. Çoğu anne babanın çocuklarını yıllardır kucağına alıp sevmediğini. Sevginin anlamını bile bilmeyen ama yürekleri sevgiyle dolu çocuklarım vardı benim. Onlara sevgiyi yaşatmayı amaç edindim. Umarım sarılmanın sıcaklığını, küçük bir busenin masumluğunu ve samimiyetini anlatabilmişimdir….

Hani derler ya biz hayat okulunu okuduk diye. İşte öğrencilerimin ve benim hayat okulumuzdu iki sınıflı, kırık dökük sobalı Hacımahmutlu ilköğretim okulu. Beraberimde getirdiğim dünyamı onların küçük dünyalarıyla birleştirmiş ve o soğuk sınıfa sıcak ve büyük yaşantılar sığdırmıştık. Hangi dersti hatırlamıyorum. Sırası geldi. Türkiye’nin başkentini sordum. Verilen cevaba ağlamalı mıydım gülmeli miydim bilmiyorum. Bu çocuklar beşinci sınıftaydılar. Onların başkenti ya Durağan'dı ya da Çorlu. Çünkü kısa geçmişlerinde sadece bunları duymuşlardı. Hacımahmutlu’dan Çorlu’ya sürekli göçler oluyordu ve onların gözünde Çorlu en büyük şehirdi, başkent olmalıydı. Ah canlarım… çoğu Hcımahmutlu’nun küçük coğrafyasından hiç çıkamamıştı. Ama ben onları oturdukları yerden ulaşabildiğim her yere götürmeye çalıştım. Ufuklarını, coğrafyalarını geniş tutmak için çabaladım. Umarım az da olsa başarabilmişimdir. Hazır konu açılmışken; o yılın ikinci döneminde Ankara’dan evime bilgisayarımı getirdim. Bütün derslerin cdlerini aldım. Haftanın bazı günlerinde onları evime götürüyordum. İşte birçoğu televizyonla bile tanışamamışken bilgisayarla tanıştılar. O kadar mutlu oldular ki anlatamam. Heyecanları ve şaşkınlıkları gözlerinden okunuyordu. Hatta bir gün onlara Harry Potter’ı izlettim. Uçan çocukları gördüklerinde,onlar da ilk uçuşlarını gerçekleştirdiler düşler ülkesine….

 

Köyde toplam 35-40 hane vardı ve bunların birçoğunda televizyon yoktu. Benim evime en yakın oturan öğrencim Bayram’dı. Bayram’ın t.v izlemek;özellikle de Deli Yürek dizisini izlemek için sürekli t.v. olan evlere gittiğini annesinden öğrenmiştim. Bir akşam davet ettim. Gözlemleyecektim. Bayram annesi ve kardeşleriyle utana sıkıla gelmişti. Eve girer girmez yüzü kıpkırmızı kesildi. Ne kadar da tatlı görünüyordu. Dizi başlar başlamaz hepsi pür dikkat izlemeye koyuldular. Çıt çıkmıyordu. Oysa Bayram derslerde bu kadar sessiz değildi ne hikmetseJ birden sessizlik bozuldu ve anne bana bir soru yöneltti: “hoca şimdi bu adam gerçekten bu evde yaşıyor bu karıyla evli de mi ? bize onu göstertiyolar.” Yorum sizin….

Ve günler hızla akıp gidiyordu. Haftanın ilk günü Matematik dersindeydik.Tahtaya bir problem yazmıştım. Bir öğrenci kantinden tost ve meyve suyu almıştı. Ne kadar parası kaldığını hesaplayacaktık. Problemi yazdım okudum ve okuttum. Çocuklar anlamamıştı.niye mi? İşte Yakup’tan gelen şu soru açıklıyor: örtmenim tost nedir? İnanın açıklaması çok zor oldu benim için. Ve o an düşündüm. Bu çocuklar ne yiyor diye. Her birine sırayla sordum “kahvaltıda ne yiyorsunuz ?” Aldığım cevaplar hemen hemen hep aynıydı. Ekmek,yağ,süt….ekmek,yağ,çay… bu çocuklar hayatlarında hiç sucuk yememişlerdi, kaşar peyniri nedir bilmiyorlardı. Birçoğu zeytini hiç tatmamışlardı. Tostun ne olduğunu nerden bilebilirlerdi ki…..

Her gün başka bir şaşkınlık yaşıyordum. Dersler dışında öğretilecek ve öğrenilecek ne kadar da çok şey vardı. Çok şanslıydım. Ve sizlerin çocukları da çok şanslı. Çünkü çocuklarınızın elmaşekerleri var. Ellerinden düşürmedikleri barby bebekleri, uzaktan kumandalı arabaları…oysa bu çocuklar dondurma bile yiyememişlerdi. En büyük ödülleri seyyar bakkaldan aldıkları rengârenk akide şekerlerinden başka bir şey değildi…..

 

Bir günü daha bitirmiş her zamanki gibi çamurlara bata çıka öğrencilerle birlikte evlerimize doğru yürüyorduk. Etrafımdan hiç ayrılmıyorlardı. Özellikle Yakup hiç ayrılmazdı. Sohbet ederek yürürken Yakup bugün doğum günü olduğunu söyledi. Çok mutlu oldum. Ve ona : keşke imkânım olsa da sana bir yaş pasta alabilseydim. Arkadaşlarınla birlikte yerdin dedim. Aradan bir iki dakika geçtikten sonra Yakup bir şey sorabilir miyim örtmenim dedi. Sor dedim. Yakup : örtmenim pastanın üstüne su mu döküyorlar da yaş pasta oluyor…. Evin kapısından içeri girer girmez gözyaşlarım boşaldı. Çaresizdim. Ama bir şeyler yapabilirdim. Karar vermiştim. 23 Nisan’da yani Atatürk’ün onlara hediye ettiği günde ben de onlara bir şey hediye edecektim. 22 Nisan günü komşu köyden araba tutup Durağan’a indim. Durağan’da bir tane pastane vardı oradaki pasta  da bayattı. Oradan taksiye binip en yakın ilçe olan Boyabat’a gittim. En güzel pastaneden en güzel yaş pastayı aldım. Akşama eve geri döndüm. Ertesi gün sınıfta onları kocaman bir yaş pasta bekliyordu. Belki bir kaçı televizyonda görmüştü ama ilk kez bu kadar yakından görüyorlardı. Hepsine birer dilim dağıttım. Ve Yakup’a dedim ki: Yakup, o gün sana cevap verememiştim. İşte yaş pasta budur. Afiyet olsun…. 

İkinci dönemin sonuna gelmiştik. Bayram’ın evine çay içmeye gitmiştim. Bütün köy halkı oradaydı. Çünkü Bayram ve ailesi Çorlu’ya göç ediyorlardı. Çok üzülmüştüm. Bayram’ı çok seviyordum. O sınıfımızın maskotuydu. Her ne kadar maskotun ne demek olduğunu anlayamasalar da  arkadaşları da ona maskot Bayram diyorlardı. İşte şimdi minik bir yürek uçup gidecekti. Küçük dünyamızdan kocaman bir yaşantıyı kaybedecektik. Ama bir yandan da seviniyordum. Çünkü orada daha iyi şartlarda yaşayacak. Eğitimine devam edebilecekti. O akşam bayramın annesi. Hoca hanım bizi ziyarete gelir misin Çorlu’ya dedi. Hiç düşünmeden gelirim dedim. İnanmadı. Böyle dersiniz ama gelmezsiniz dedi. Gelirim dedim. Söz ver dedi. Söz verdim. Gittim mi diye merak ediyorsunuz değil mi?

Kurban bayramının üçüncü gününde Ankara’dan İstanbul’a gittim. Oradan Bayram’ın babasını aradım ve geliyorum dedim. Evet, biraz çılgıncaydı ama değerdi. Bayram’ı mutlu etmeye,onun o güzel yüzünü görmeye,annesini kucaklamaya,onlara değerli olduklarını göstermeye değerdi…onlara bayram hediyeleri aldım ve gittim. Bayram utanmış odaya saklanmıştı. Beni anne karşıladı ve inanamadı. Beni bir kaymakammışım gibi ağırladılar. Uzun süre şaşkın  bakakaldılar. Ayşe Abla durup durup sarılıyordu. Eve durmadan birleri geliyordu. Eee ne de olsa ta Ankara’lardan onları görmeye gitmiş bir öğretmenleri vardı. Orada yaşadığım mutluluğu anlatamam. Ne kadar verirsen o kadar alırsın. Ben onlara elimde olan bütün sevgileri vermeye çalıştım ve inanın karşılığını aldım.

2003 yılının Türkiye’sindeydik. Ankara’nın Kızılay’ında da hayat vardı Durağan dağlarının eteklerinde de. Ama ben Kızılay’dakilerden çok daha şanslıydım. Çünkü ben hayatın gerçeğini, özünü görmeye,  yaşamın değerini anlamaya doğru yolculuğuma hızla devam ediyordum. Onlar ise her şeyden habersiz yaşıyorlardı. Yokluklar, imkânsızlıklar insana azmi aşılıyordu. Ayakta durmayı,direnmeyi, mücadele etmeyi öğretiyordu. karşılıksız  beklentisiz sevgi orada üretiliyordu. Orada yaşadıklarımı kelimelere sığdırmam mümkün değil.  Klasikleşmiş bir söz vardır. “öğretmenlik en kutsal meslek” derler. Bu mesleğin kutsallığını orada öğrendim ben. Bir şey öğrettiğinde duyulan hazzı orada fazlasıyla tattım. Ve soranlara hep şunu söyledim. Ben orada hayatı öğrendim. Gerçek hayatı. Her şeye rağmen dünyaya tebessümle bakabilmeyi. O köyün her karış toprağına, her insanına minnettarım. Ben orada bir kez daha doğdum. Köyümü ve çocuklarımı asla unutmayacağım. Onlar benim ilk göz ağrılarım. Onları seviyorum…..

3 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

belki...26/12/2005

1 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

yaşamak...26/12/2005

Yaşamak……

yaşamak asyada sekiz yaşında bir kız çocuğu olarak yaşamak, yani yaşamak sekiz yaşında zengin sofralarına meze olarak sunulmak,evet yaşamaktan bahsediyoruz bir balo solonunda yaşamaktan ve kim cevaplaya bilir viyetnamlı çocuğun gözlerinin nasıl yahudi israilliye nakledildiğini evet yaşamak…

 

yaşamak

doruklarda bir ağacın içinden çıkan olukta buz gibi su içmek...

yaşamak bir şelalenin altına girip delice bağırmak....

yaşamak o minik bebeğin kokusunu içine çekmek...

yaşamak iskelede hiç usanmadan saatlerce bekledikten sonra oltayı denizden çektiğinde balıkları görmek...

yaşamak torbalarını taşıdığın tonton ninenin yüzündeki gülümseme....

ve son cümle

 

ÖLMEYİ BİLMEYEN YAŞAMAYI BECEREMEZ!

 

 

0 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

denizve kadın25/12/2005

0 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

Sayfa : 1 Toplam: 2
Son Sayfa | Sonraki Sayfa